Osmanlı’ya bakmak – İlber Ortaylı

Osmanliya bakmak

Türkiye’de tarihe ilgi duyan herkesin İlber Ortaylı okuduğu aşikardır. İlber Ortaylı’nın Halil İnalcık hoca gibi tarife de, anlatıma da gereksinimi yoktur. O yüzden bu yazıda sizlere kitabı tanıtmaktan çok hocanın değindiği bazı konular hakkında kendi yorumlarımı sıralamayı düşünüyorum. Öncelikle İnkilap yayın evinden çıkan bu kitabı çok zevkle okuduğumu belirtmek isterim. İlber Ortaylı’nın her kitabı gibi, Osmanlı’ya Bakmak – Osmanlı çağdaşlaşması kitabı da genel okuyucuya hitap eden, yorulmadan okuyabileceğiniz, sohbet tadında bir kitap. Bazı bölümleri tarihle daha iç içe olanlar, belki tarih bölümü öğrencileri için düşünülse de, genelde Türk okurunun kolayca anlayacağı şekilde kaleme alınmıştır. Kitapta gündemi de ilgilendiren, Türkiye’nin parlamento ve seçim geleneğine genişçe yer verilmiş.

Öncelikle 19. yy çağdaşlaşması anlamında Osmanlı’yla kıyaslama yapılabilecek ülkeler Westphalia sistemine taraf olan Avusturya ve Rusya İmparatorluğudur. Çünkü diğer Avrupa ülkeleri artık açık ara öndedirler, doğu ülkeleri ise çağdaşlaşmanın çok uzağındadırlar. O yüzden, haklı da olarak, kitapta Rusya – Osmanlı kıyaslamasına yeterince değinilmiştir. Çağdaşlaşma olgusu günümüzde olduğu gibi 19. yüzyılda da Batılılaşma, batılı değerlerin kabulü ve uygulanması anlamında kullanılmaktadır. Bu anlamda Osmanlı aydını Batı’ya karşı kuşkucu ve ihtiyatlı olmuştur. İlber Ortaylı 19.yüzyılın Batı’ya karşı kuşku duymayan Batılılaşmacı düşünürleri bizde değil, Rusya’da ortaya çıkmıştır demektedir. Özellikle Rusya’nın müslüman aydınları ile kıyaslama yapan yazar, Rusya’daki müslüman aydınları daha reformcu görmektedir. Bunun sebebini ise Rusya’da yaşayan müslüman aydınların Batı’da değil, Batılılaşmış bir yarı Doğulu toplumda yaşamaları ile açıklamaktadır. Örnek olarak da Azeri reformatör Ahundzade, Ebu Musa Kazım Bey, Şehabettin Mercani, İsmail Gasprinski‘yi göstermektedir. Bu anlamda Mirza Fatali Ahundzade örneğini ele almakta yarar görüyorum. Çağının çok ilerisinde olan bu Azerbaycanlı aydın, daha 19.yüzyılda doğu kadınlarının cehaletini eleştirmiş, laik olmayan dini eğitimin doğulu toplumları geri bıraktığını belirtmiştir. Azerbaycan’daki bir çok ileri derginin de yapımcılarındandır. Ahundzade ileri görüşlü aydın olmasının yanı sıra, çok da yetenekli bir yazardır. Yazdığı her kitabı okumuş biri olarak, bazı toplumların neden geri kaldığı sorusunu küçük yaşımdan dert etmemi sağlayan, çok etkilendiğim bir yazardır. Gel gör ki, 21.yy giriş yapmamıza rağmen düşünce yapımızda pek bir şey değişmiş değildir. Hiç unutmam, kadınların cehaletlerinden dolayı Fransız ihtilalini cinci hocaya bağlayan bir Ahundzade eserini anlatan edebiyat öğretmenim ( rahmetli oldu ), ders çıkışı öğrenci velilerini organize ederek yatır ziyaretine götürmüştü. Açıkçası bu travma bende uzun yıllar yaşadı, hala devam etmektedir.

Dikkat çekmek istediğim bir başka nokta, İlber Ortaylı’nın değindiği Osmanlı’nın uluslararası antlaşmalardan dolayı kendine verilen bazı hakları kullanmama durumudur. Öncelikle kitaptan bir alıntı yapıp sonra en önemli yaramız olan okuma düşmanlığına değinmek istiyorum. “Osmanlı diplomasisi bir çok nedenlerle antlaşmaların saptadığı karşılıklı hakları her zaman kullanabilmiş değildir. Örneğin Fransa’nın Katolik, Rusya’nın Ortadoks, İngiltere’nin Protestanlar üzerindeki hamiliğine karşılık Osmanlı’nın da bu ülkelerin Müslüman uyrukları üzerinde protektora hakkı vardı ve istediği yerde konsolosluk ve okul kurdurtabilir, dini misyon görevlendirebilirdi.” Oysa bu haklar yukarıda da değindiğim üzere kullanılmamıştır. Dini misyon konusunda bilgim yok, ama Osmanlı’nın yurt dışında okul kurmadığı kesindir. Türkiye’ni dolaşırsanız, hala eğitim öğretime devam eden yığınla yabancı okul görürsünüz. Fransızca, İngilizce, Rumca, Ermenice, İtalyanca, Almanca, her dilde eğitim veren okullarımız mevcut. Yanlış anlaşılmasın diye belirteyim, onların eğitim vermesinden de şikayetçi değilim. Eğitimli insanın etnik ve dinsel kimliği benim için önemli değil. Burada parmak basmak istediğim mesele, yurt dışında Türkçe eğitim veren okullarımızın olmamasıdır. Bu sadece Türkiye’ye has bir durum da değil, bütün doğulu toplumlar için geçerli bir durumdur. Ne yazık ki, biz daha kendi kızlarımızı, kendi memleketimizde okutmak için kampanyalar yapan bir toplumuz. Yurt dışında okul açmak da ne?! Ama okul açmazsan, yurt dışında nitelikli insan yetiştirmezsen ileride etkin bir diplomasi oluşturamazsın. Sonra da aydınlarımız neden geri kaldık diye kitap yazar, bizler de okuruz. Kanımca bizim esas meselemiz okumayı, pozitif bilimi sevmememizdir. Okumaktan kastım, büyük resimli spor gazeteleri değildir. Okumaktan kastım, pozitif bilim okumak, sonra o disiplinde yazılar yazmak, kendini kabul ettirmektir. Günümüzde dünyanın idaresi teknolojini değil, bilimi kontrol edenler tarafından yürütülmektedir. Bu işe 300 yıl önce yatırım yapmış ülkeler varken, bizim onları yakalamamız için daha çok çaba harcamamız açıkken, hala atalet halindeyiz. Bu anlamda toplumsal farkındalık bile yaratamamışız.

Birkaç kelime de Abdülhamid dönemindeki basın özgürlüğü hakkında fikir bildirmek istiyorum. Çünkü bu basın özgürlüğü meselesi hala günceldir ve toplum olarak hazmedip halledebilmiş değiliz. İlber Ortaylı’nın da deyimi ile o zaman da “Basına sansür konmuştu, ama “matbuat kanun dairesinde serbesttir” hükmü buna cevaz veriyordu.” Yani kısıtlama, sansür, basının bastırılması Abdülhamid döneminin en önemli özelliklerinden biriydi. Jurnalci padişah deyimi boşuna kullanılmıyordur. Yalnız bu durumun yaşanması için anayasada açıklıklar vardı. Başka bir deyişle, sansür ve basın özgürlüğünün hiçe sayılması hukuki olmasa da kanuniydi. O yüzden de “II Abdülhamid dönemine istibdat devri deniyor, ama mutlakiyet devri denmiyordu, çünkü anayasaya göre meşrutiyet yaşıyordu ve meşrutiyet rejimi zihinlere yerleşmişti.” Yani bizim gibi toplumlarda Anayasanızın 28. maddesi “Basın hürdür, sansür edilemez” diye başlasa da, kanun ve yasalardaki açıklıklar yüzünden her türlü fikir sansür edilebilmektedir. Bugünkü medyamızın, özellikle görsel medyamızın hali ortadadır. Televizyon izleyicisi tamamen aynı fikirleri işleyen ana akım medya kanalları arasında sıkışıp kalmış durumdadır. Umarım zaman geçtikçe özgür, çok sesli basının ne kadar önemli olduğunu anlar, George Orwel’in 1984 kitabının sadece kurgu olduğunu özümseriz.

Kitabın yerel yönetimleri kısmını özellikle dikkatli okumanızı öneriyorum. Şimdilerde her şeyi Osmanlı modeli yapmak, özümüze dönmek kisvesi altında geriye dönüşü savunmak pek moda oldu. Aynı şekilde yerel yönetimleri de Osmanlı dönemindeki Loncalarla açıklamak hevesi türedi. Her şeyden önce Lonca sistemi kapalı bir sistemdir, dışarıdan katılıma açık değildir. Lonca üyesi olmak, seçimle değil, belli bir esnaf grubuna çırak, kalfa, usta kademelerini izleyerek mümkündür. Üyelik esasları da hemşehrilikten daha çok mesleki beceriye dayanmaktadır. Aynı şey cemaatler için de söylenebilir. Dini temelli cemaat yapılanması kesinlikle yerel yönetimlerin karşılığı yada ikamesi değildir. İlber Ortaylı bu kapalı ve kendi aralarında bile geçirgen olmayan yapıları çok güzel özetlemiştir. ” Bir bakıma Osmanlı toplum düzeni, kapalı bir hayat süren, belirli hukuki, idari imtiyazları ve görevleri olan, eğitim ve sosyal yardım gibi faaliyetleri kendi içinde örgütleyip yürüten cemaatlere dayanırdı. Bu cemaatlerin oluşturduğu yönetim biçiminin bir ölçüde yerel yönetim geleneğimizle ilgisi yok mudur diye sorulabilir. Cevap gene pek olumlu olmayacaktır. Cemaat olgusu ve Cemaat yönetimi düzeni, toplumdaki dini özdeşleşmeden ileri gelen bir kompartımanlaşmaya dayanan örgütlenme modeliydi. Yerel yönetim ise yurttaş toplumunun çekirdeğini oluşturur ve yerel topluma özgü bir yönetim gibi görülse de “communitas” düzeninden çıkışın ilk adımıdır. Kaldı ki, Osmanlı toplumunda cemaatlerin yönetiminin örgütlenme tarzı da merkeziyetçiydi.”

Demem o ki, bugünlerde Cumhuriyet’le Osmanlı’yı kıyaslamaya kalkanlar cemaatle cemiyet, bireyle tebaa farkını iyi öğrensinler. Bu sosyolojik ayrımı yapamazsak kendimizi atalete saplanmaktan kurtaramayız.

 

 

   

Okunma sayısı:  1,922

Bir Cevap Yazın