Yeme içme işleri : Belgrad gezisi

watermarked-IMG_2555

Bakmayın yeme içme dediğime, genelde iş için seyahat ediyorum. Yine iş için gitmiştim Belgrad’a. Fakat bu defa bir değişiklik yaptım, Belgrad’a eşimle gittim. Hal böyle olunca şehri daha çok gezme fırsatı buldum. Çok beğendiğim, özgün bulduğum bazı yeni mekanlar keşfettim. Aşağıda bazılarını sizlerle de paylaşacağım. Kış zamanı gittiğimiz için bolca karlı bir Belgrad gezisi oldu. Hava soğuk olunca ısınmak için vurduk kendimizi kafelere, restoranlara. İşin bir de gezmeli görmeli yerleri var tabi, ama o konuyu bir sonraki Belgrad yazısına bıraktım. Onu da çok beğeneceğinizden eminim. Yemek işine girmeden önce Sırpça hakkında fikrimi bildirmek istiyorum. Sırpça, Rusça’nın yumuşama işareti ( мягкий знак ) olmayan hali. Yani Rusçanız iyiyse Sırpça yüzde yetmiş biliyorsunuz demektir. Ben hiç zorluk çekmedim. Hadi o zaman Belgrad’ın bohem sokağı olan Skadarlija‘dan başlayalım.

Pasaport kontrolünü geçince ilk işiniz bir turist bilgi merkezi bulmak olsun.Hiçbir şey yapmasalar, Belgrad’ın haritasını elinize tutuşturup makul fiyata taksi ayarlıyorlar. Böylece sizi havaalanının kapısında karşılayan, “arkadaş taksi” diyen dolandırıcılardan kurtulmuş olursunuz. Biz de öyle yaptık, 20:00 gibi Envoy Hotel‘e ulaştık. Bu arada otel çok güzeldi, çalışanları da çok yardımseverlerdi. Siz de giderseniz şehrin tam merkezinde yerleşen bu oteli gönül rahatlığı ile seçebilirsiniz. Buradan bir daha teşekkür edeyim: Hvala! Yerleştikten sonra soluğu meşhur Skadarlija sokağında aldık. Burası biraz bizim Kumkapı’yı andırıyor. Hakkını yememek için altını çizeyim, Kumkapı’nın daha sanatsal olanı.Taksi ile uğraşmaya gerek yok, şehir merkezinden yürüyerek 10 dakikaya ulaşabilirsiniz. Sokağı baştan sona gezdik, ilk akşam yemeği için Dva Jelena isimli restoranı seçtik. Dva Jelena Sırpça iki geyik anlamına geliyor. Laf aramızda Sırpların bir de Jelen ( geyik ) markalı biraları da var, denenmelidir. Gayet hoş ve rahat koltuklara kurulduk. Bütün Sırbistan’da olduğu gibi burada da yemekler çok doyurucuydu. Biz “Sumadijska tepsija” sipariş verdik, bir nevi karışık güveç gibi bir şey. İçki olarak da yöresel içki olan rakija tercih ettik. İsminin benzerliğine aldanmayın, rakı ile alakası yok, bence brendi ailesinden, ama uzmanına sormak lazım. Yemeklerin lezzetli olmasına rağmen, bizim için ikinci planda kaldılar. Her bütçeye uygun olan bu restoranda çok güzel canlı müzik dinleyebilirsiniz. Beş sokak sanatçısından oluşan grup fazla yılışıklık yapmadan çok güzel geleneksel Sırp müziği ifa ediyorlar. Türk olduğumuzu anlayınca Sırpça sözleri ile bir doz “Üsküdara giderken”e maruz kaldık. Galiba bu şarkı Belgrad’da bütün Türklere standart tarife olarak uygulanıyor.

Üsküdara giderken...

Üsküdara giderken…

watermarked-IMG_2464

Sumadijska tepsija

watermarked-IMG_2465

Jelen

 

watermarked-IMG_2511

Via Del Gusto

Biraz da Sırbistan’daki kafelerden bahsetmek istiyorum. Kafe kültürü hayli gelişmiş. Kafeler konusunda kahvenin Avrupa kıtasına gelişi hakkındaki yazımı, yada ilginç motifli kafeleri merak ediyorsanız Lviv’de gördüğüm Mazo Kafe hakkındaki yazımı okuyabilirsiniz. Belgrad’da en beğendiğim kafe Knez Mihailova caddesindeki yer alan Via Del Gusto oldu. Kahvelerinin çok lezzetli olmasının yanı sıra iç mimarisine bayıldım. Bu kafe İstanbul’da olsa, kesinlikle ismi sokak kafe olurdu. Kafeye sanki sokağı içine doğru ters çevirmişsiniz gibi bir hava hakimdi. Salona girince yan taraflarda kaldırımlar mevcut. Kaldırımlara tamamen sokak kaldırımı süsü verilmiş. Döküm çöp kutularından tırabzanlara, sokak lambalarından pencerelere kadar her şey düşünülmüş. Kafenin ortasında gezerken, sanki siz araba yolundasınız da müşteriler kaldırımlarda oturuyorlar gibi hissediyorsunuz. Açıkçası bu fikri çok orjinal buldum. Pastamız gelene kadar İstanbul’da böyle bir kafe açmanın hayalini bile kurduk eşimle. Kafeler hakkındaki son notum limonatalarla ilgili. Belgrad’da limonata dedin mi, bildiğiniz limonata gelmiyor. Limonatanın malzemeleri geliyor, siz kendiniz yapıyorsunuz. Düpedüz İKEA mantığı. Soğuk suda şeker tam erimediği için biz çok beğenmedik, ama zevk meselesi tabii.

watermarked-IMG_2539

Limonata

Aslında Belgrad’da çok yer var anlatılacak. Biz hiç yerimizde durmadık, kafeler, müzeler, restoranlar derken hep gezdik. Müzeler hakkında ileride ayrı bir yazı yazmayı düşünüyorum. Yeme içme işlerinden devam edelim. Biz restoranlara rezervasyonlu gitmeye dikkat ettik. Bu işi gözünüzde büyütmeyin lütfen, otel çalışanları bu konuda fevkalade yardımcı oluyorlar. Biz bir akşamı Şaran diye bir restoranda değerlendirdik. Balık sevenler için güzel bir mekan. Yine müzikli ve yine “Üsküdara giderken” vardı. Kalite olarak Arnavutköy balıkçıları ile kıyaslanabilir, fakat balıklar nehir balığı. Anlayacağınız, bir deniz Levreğinin tadını alamıyorsunuz.

Gelelim bana bu yazıyı yazdıran restorana. Açıkçası onu en sona bıraktım. Belgrad’ın en güzel restoranı bence Lorenzo & Kakalamba. Ben bu kadar renkli bir mekan görmedim. Tasarımcısı eline ne geçtiyse doldurmuş restorana. Sandalyeler, masalar, süsler hepsi bir birinden farklı ve rengarenk. En hoşuma giden süslerden biri Terminatör filminde Arnold’un kullandığı robot eldi. Ola ki, bu restorana giderseniz, sadece yemekle kalmayın, kalkın ve restoranın her yerini gezin. Mesela ihtiyacınız yoksa bile bir WC’ye uğrayın bence. Kendinizi şövalye motifleri ile süslenmiş Ortaçağ Avrupası’nda bulacaksınız. Yemekler de lezzetliydi, ama biz esas tatlılara bayıldık. Gördüğüm en büyük tatlı menüsünden yanar dönerli bir tatlı seçtik. En büyük derken, seçenek olarak değil, ebat olarak çok büyük tatlı menüsüne sahipler. Ne dediğim anlaşılsın diye fotoğrafını da sizlerle paylaşıyorum. Tatlını tarif etmeyeceğim, aşağıda videosunu paylaşıyorum. Umarım siz de beğenirsiniz.

watermarked-IMG_2551

Tatlı menüsü

watermarked-IMG_2557

Terminatör’ün eli

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazımı Lorenzo & Kakalamba restoranında kameraya aldığım bu tatlı video ile bitirmek istiyorum. Haydi iyi gezmeler.

Okunma sayısı:  1,251

Bir Cevap Yazın