Mülksüzler – Ursula K.Le Guin

Ursula K. Le Guin_1974_The Dispossessed

Bugün sizlere ismi Dostoyevski’nin Ecinniler baş yapıtına nezire olarak seçilmiş, yirminci yüzyılın kült romanlarından biri “Mülksüzler” ütopyasını anlatmaya çalışacağım. Öncelikle şu isim konusuna bir açıklık getirelim. Dostoyevski’nin Türkçeye “Ecinniler” olarak tercüme edilmiş romanı İngilizce uzun süre “The Possessed” ismiyle basılmıştır. Bu sözcük daha çok sahip olunmuşlar, ele geçirilmişler olarak tercüme edilebilir. Ursula Le Guin’in romanı için seçtiği Mülksüzler, orijinal adı ile “The Dispossessed” ismi bu anlamda “The Possessed” ismine cevap niteliği de taşımaktadır. Bir cümle ile özetlemek gerekirse, roman çok akıcı, karakterler oturmuş, hikaye çok sağlam, kurgu neredeyse eksiksiz.

Bilmem daha önce Thomas More’un Ütopya eserini okudunuz mu? Yada ütopik kurgu okumayı  sever misiniz? Mülksüzler, okuduklarım arasında bu tarzda yazılmış kitapların en iyisidir diyebilirim. Bunun başlıca sebebi sadece bir ütopik toplum değil, karşılaştırabileceğiniz bir de geleneksel toplum var. Bunların arasındaki diyalektik çok sağlam kurgulanmış. Ütopik toplumdaki her şey iyi, karşıtındaki her şey kötü diye resmedilmemiş. Kurgulanan dünyaların bile mükemmel olmadığı, onların da zayıf yanlarının bulunabildiği peşinen kabul edilmiş. Bana kalırsa bu özellik yazarın fikirlerini daha kabul edilebilir, daha samimi kılıyor.

Bu romanı diğer ütopyalardan ayıran en temel özellik, iki dünya arasında Anarres daha bir özlenen, daha eşitlikçi olarak anlatılsa bile, iyi-kötü farkının kalın puntolarla çizilmemesidir. Burada yazarın yaptığı bize iki farklı sistem sunarak her ikisinin de daha iyi taraflarını görmemizi sağlamaktır. Buna en büyük örnek olarak Urras’taki öğrencilerin kolektif icbari emeğe tabi tutulmadıkları için daha dinç ve hazırlıklı olmalarından bahsedebiliriz. Galiba bir az hızlı gittim, Urras neresi diye kafanızı karıştırdım. Ufak bir hikaye anlatısına da ihtiyaç var sanırım.

Tabii ki, burada kitap özetleri paylaşmıyoruz. Yalnız okumaya teşvik edici olur diye, bazı ipuçları vermekte fayda görüyorum. Konu Anarres ve Urras isimli iki dünya arasında geçiyor. Aslında Shevek isimli bir bilim adamının Anarres ve Urras’daki günleri karşılaştırılmalı olarak anlatılıyor. Bu iki dünya bir birinin ayı konumunda. Bir zamanlar her kes Urras’ta yaşarken Odo isimli bir kadın çok büyük bir fikir devrimi yapıyor. Burada devrilen şey, hükumetler, iktidarlar ya da rejimler değil, mülkiyet fikridir. Bunun üzerine bu Odo’cu insanlar çok kısıtlı kaynakları olan Anarres’e sürgün edilirler. Yeni bir dünyada yeni kuralları olan bir hayat kurarlar. Artık mülkiyet yoktur, hiç kimse hiç bir şeye sahip değildir. Her şey ortaktır. Hırsızlık yoktur, cinayet yoktur, doğal olarak hapishane de yoktur. Yeni toplumdaki tek yaptırım komşuların özverili çalışmayanlar üzerinde oluşturdukları, onları göç etmeye zorlayabilecek sosyal baskıdır. Anarres, dilinde iyelik eklerinin bile kaldırılmış olduğu bir mülkiyetsiz toplum ütopyasıdır. “Bu benim, şu da senin” yerine, “Bunu ben kullanıyorum, şunu da sen kullanıyorsun” cümlesinin kullanıldığı dilin hakim olduğu bir toplumdur.

Dil konusu açılmışken bu konudaki eleştirimi de araya sıkıştırmakta fayda görüyorum. Anarres denen dünyada Pravca, Urras denen dünyada da İoca denen dil konuşuluyor. Pravca dili Odocuların sonradan oluşturdukları bir dil. Şöyle ki, bu dilde iyelik hali yoktur, öngörülmemiştir. Yani Anarres’li birisi başım ağrıyor diyeceğine, sadece baş ağrıyor demektedir. Üstelik romanın ilerleyen bölümlerinde Pravca konuşan ahalinin İoca hiçbir şey anlamadığı da ortaya çıkıyor. Öyle ki, Urras’ta çıkan fizik kitaplarını bile dil engeli yüzünden Anarres’te sadece 5-6 kişi anlayabilmektedir. Açıkçası bu durum Pravca’nın İoca’dan evrildiği ihtimalini yok ediyor. Yukarıda da belirttiğim gibi Anarres ahalisi aslında 7 kuşak önce Urras’tan sürgün edilen insanlardır. Hatta Anarres halkı hala Urras’taki yaşam hakkında silik de olsa hatıralar taşımaktadırlar. Hal böyleyken Pravca dilinin ortaya çıkış serüveni nasıl olmuştur. Her kes bizim milli eğitim müfredatındaki ingilizce öğrenir gibi yeni oluşturulan dili mi öğrenmiştir? Kısacası yeni dilin yaranmı süreci daha detaylı anlatılmalıydı.

Bu romanın 1974 senesinde, soğuk savaş ortamında yazıldığını da dikkate almak lazım. Benim gibi çocukluğunu Sovyetler Birliği’nde geçirmiş bir okur, Anarres’in Sovyetler’de kurulmak istenen sisteme , Urras’ın ise kapitalist sisteme yakın sistemler olduğunu pek ala sezebilir. Bu anlamda her iki sistem de yazar için dokunulmaz değildir, eleştirilebilirdir. Yazar, kapitalizmi bütün insanların hareketlerinin hırs, tembellik ve kıskançlık tarafından yönetildiği bir sistem olarak görmektedir. Buna rağmen Anarres’teki verimlilik meselesini de Shevek’in ağzından şu şekilde eleştirmektedir: Bir insanın çalışmak için doğal dürtüsü – inisiyatifi, kendiliğinden yaratıcı enerjisi kaldırılıp, yerine dışsal dürtü ve zorlama konduğunda tembel ve dikkatsiz bir işçi olacağı varsayılmıştı. Ama Kâr’ın çekiciliği ve saplantısı anlaşılan o ki, doğal inisiyatifin yerini, onun inandırıcılığından çok daha etkili olarak almıştı.

Romanda dikkatimi çeken önemli bir ayrıntı da yazarın sınav meselesine bakışıdır. Hiç bozmadan aktarmak istiyorum: Doğal öğrenme isteğini, bu bilgiyle doldurulma ve istendiğinde geri kusma dizisinden daha fazla engelleyebilecek bir şey düşünülemez. Yani bir taraftan sınav olgusunun saçmalığına dikkat çekilirken, diğer yandan da öğrenme isteğinin doğal bir dürtü olduğu varsayılıyor. Bu konu üzerine düşünmeyi de yazıyı okuyan dikkatli insanlara bırakmak istiyorum. Öğrenme isteği doğal mıdır, yoksa ihtiyaçları karşılamak için ortaya çıkan bir zorunluluk mudur? Belki ateşi bulan insanı yönlendiren motivasyon  zorunluluktu, fakat o zaman Mendel’in genlerle ilgili kuramlarını nasıl açıklayacağız? Mendel’i bu konuda düşünmeye, öğrenmeye zorlayan ne gibi zorunluluklar vardı? Tam ters bir fikir olarak öğrenme dürtüsü doğal bir şeyse, komşu okulun karşı sınıfındaki sarı çizmeli Mehmet neden derslerini çalışmaz? Onda o dürtü yok mudur? Bu soruların cevabını sizlerin yorumlarına bırakıyorum.

Yazar romandaki en önemli soruyu ana karaktere bir çocuğun ağzından sorduruyor: “İnsanları düzen içinde tutan ne? Neden birbirlerini soyup, öldürmüyorlar?” Bu anlamda verilen cevap çok önemlidir: “Hiç kimse çalınacak herhangi bir şeye sahip değil. Eğer bir şeyi istersen gidip depodan alabilirsin. Şiddete gelince, durup dururken beni öldürür müydün? Eğer öldürmek isteseydin, buna karşı çıkarılan bir yasa seni engeller miydi? Zorlama, düzeni sağlamanın en etkisiz yoludur.” Anarres’te aslında yapılan budur. Kötü eylemler değil, onları ortaya çıkaran sebepler ortadan kaldırılmıştır. Mülkiyetin olmadığı bir yerde hırsızlık olabilir mi?

Anarres’e yazarın getirdiği en büyük eleştirilerden biri de paylaşmanın kıt kaynaklar olduğu zaman nasıl yapıla bildiğidir. Anarres’te ortaya çıkan kuraklık beraberinde açlığı getirince, halk özverili bir şekilde bu durumu yenmek için çalışıyor. Çünkü onlara başka hiç bir yerden yardımın gelmeyeceği öğretilmiştir. Pravca’da dua, Anarres’te sadaka yoktur, insanlar bir şeyi başarmak için çalışmak zorunda olduklarının farkındadırlar. Bütün bunlara rağmen insan kendi doğal dürtülerine karşı koyabilir mi? Yeterince, hatta kıtı kıtına yetecek kadar yiyecek olduğu zaman paylaşmak kolaydı. Ya olmadığı zaman? O zaman güç devreye giriyordu; güçlü olan haklı oluyordu; güç, onun aygıtı şiddet ve en büyük müttefiki görmezden gelen göz. Romanda kaynakların kıt olduğu zaman Anarres halkının davranış biçimleri detaylı incelenmiştir. Ya kaynaklar gerektiğinden bol olursa? Çünkü bana göre esas zor olan kıtlık durumunda değil, bolluk durumunda paylaşabilmektir. İlk okuyunca size ters gelebilir, fakat üzerinde düşünürseniz çok olanın bölüşülmesinin, paylaşılmasının daha zor olduğu kanısına sizler de varabilirsiniz.

 Hasta bir organizmada sağlıklı hücreler bile yaşayamaz.

Benzetmeleri kullanarak her şeyi kanıtlayabilirsin, bunu biliyorsun. ( ironi )

Korkmanın akıllıca olabileceğini kabul ediyorum. Ama nefret niye? Nefret işlevsel değil, neden öğretiliyor bize?

Erkeğin istediği özgürlüktür, kadının istediği mülkiyettir.

Düşüncenin doğasında iletilmek vardır: yazılmak, konuşulmak, gerçekleştirilmek.

Sanırım benden korkuyorsun, çünkü ben, varlığımla devletin gereksizliğinin kanıtıyım.

Bütün olmak parça olmaktır; gerçek yolculuk geri dönüştür. ( Odo’nun mezarındaki yazı )

Geri dönmeyen, ya da haberini iletecek gemileri göndermeyen kâşif, kâşif değildir, olsa olsa bir maceracıdır; oğulları da sürgünde doğar.

Ey yeni doğmuş Anarşi, sonsuz vaat, sonsuz dikkat dinliyorum, dinliyorum gecede gece kadar derin beşiğin yanıbaşında çocuk iyi mi diye.

En alttaysan, aşağıdan yukarıya örgütlenmelisin!

Bir hırsız yaratmak için, bir sahip yaratın; suç yaratmak istiyorsanız yasalar koyun.

Düşünceler baskı altına alınarak yok edilemez. Onlar ancak dikkate alınmayarak yok edilebilir.

Eğer zamanın geçmesi insan bilincinin bir özelliğiyse, geçmiş ve gelecek insan aklının işlevleridir.

Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.

 

 

Okunma sayısı:  1,767

Bir Cevap Yazın