Freud’un metresi – Karen Mack, Jennifer Kaufman

Freudun metresi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

En genel tabiriyle roman, doksanlı yıllarda çekilmiş, çok davetkar isimleri olan, fakat izleyince seyircisine hiçbir duygu aktarımında bulunamayan “şehvetli” Türk filmleri gibi olmuş. Her sayfayı çevirdiğinizde yeni bir kurgu olacakmış gibi bekliyorsunuz, fakat yeni, orijinal bir hikaye yok. Kitabın çok kısa özeti ablasının kocasına aşık olan kadının dramı. Bence Freud ismi benim gibi 19. yüzyıl bilim adamlarına ilgisi olan okurları çekebilmek için yem olarak kullanılmıştır. Buna biraz da yazarların anti-semitizmi sıcak tutma çabalarını da ekleyebiliriz. Onun dışında Türkiye’de yayınlanan sabah programlarında çok daha karmaşık ilişkilere şahit olabilirsiniz.

FreudAçıkçası uzun zamandır biyografik roman okumuyordum. En son Fransız komünist yazar Tarle’nin Napoleon biyografisini keyifle okumuştum. Bunun dışında yine Stefan Zweig’in
Fouché biyografisi türünün en güzel örneklerinden biridir. Yine Janet Wallach’ın Gertrude Bell’in hayatını konu edindiği Çöl Kraliçesi romanı da harika bir eserdir. Ne yazıktır ki, bu romanın yeni baskısı yapılmamaktadır. Can yayınlarından çıkan en son baskısını kitapçılarda bulmanız neredeyse imkansızdır.  Türk romancılar bu tarzda pek roman üretmezler, galiba bunun sebebi biraz da yerli okurun başkasının hayatını merak etmemesindendir. Hani tarih okumak önemli değil, tarihi yazmak lazım deyişi var ya bizde…Hani herkesin kahraman olma isteği. Belki de bu yüzdendir. Kahraman olma isteği tabii ki, takdir edilmelidir, ama iki satır da yazsaydık bu kahramanlıkları sonraki nesillere daha iyi aktarabilirdik.

Konu buradan açılmışken, 600 yıl büyük bir coğrafyada hüküm sürmüş Osmanlı devleti hakkındaki bir çok kaynak yabancı yazarlar tarafından kaleme alınmıştır. Cenevizliler olmasa, Osmanlı tarihi konusunda da efsanelere, ağızdan dolma bilgilere başvurmak zorunda kalacaktık. En büyük kahramanlıkların sergilendiği Plevne savaşını bile yabancı kaynaklardan okuyabiliyoruz. Bunların hepsi okumama, yazmama dürtümüzden kaynaklanıyor. Tam 400 sene Osmanlı yönetiminde kalmış Mısır piramitleri hakkında bir sayfa bile araştırma yapılmamıştır. İlk yapılan Mısıroloji araştırmaları Napolyon’un Mısır istilası ile başlamaktadır. Bütün bunlar yazma eksikliğimizin acı kanıtlarıdır. Tarih konusunda ver yansın ettikten sonra Halil İnalcık ve İlber Ortaylı hocalarımıza teşekkür edip bahsi kapatayım.

Romanda beğendim taraf o zaman vuku bulmuş olaylara ışık tutmasıdır. Bu, yaşadığı tarihten öncesi hakkında yazan yazarların sıklıkla Degradation_alfred_dreyfusgözden kaçırdığı bir durumdur. Romanda Freud’un çağdaşı olan Dreyfus olayına kısa da olsa yer verilmiş. Sevgili okurlarımın konuyu başka yerlerde aramamaları için ben çok kısa özetini sizlere takdim edeyim. Fransız ordusundaki Dreyfus soy isimli subay almanlarla işbirliği yapmakla suçlanır. Hakkında sunulan delillerle mahkemeye çıkarılır ve suçlu bulunur. Burda önemli olan Dreyfus aleyhine sunulan baş delil onun yazdığı iddia edilen bir mektuptu. Mektubun onun tarafından yazıldığını kanıtlayan tek şey ise mektuptaki yazının Dreyfus’un el yazısına benzemesiydi. Dreyfus’un ordu nişanları törenle sökülür ( Dönemim gazetelerinde Dreyfus’un rütbe ve nişanlarının söküldüğü detaylı şekilde resmedilir, sağda ) ve cezasını çekmek için uzak Şeytan adasına gönderilir. Yalnız bu konu kamuoyu vicdanını rahatsız etmeye devam eder. Ünlü yazar Emile Zola bu işe el atar ve aşağıda resmini paylaştığım cumhurbaşkanına “itham ediyorum” isimli açık mektubu gazetede yayımlar. Emile ZolaDava yeniden gündeme gelir. Bu arada bu olay yüzünden Zola mahkum olmuş kendi ülkesinden kaçmak zorunda kalmıştır. Hükumet değişince Dreyfus Fransa’ya geri getirilir ve yeniden yargılanır. Yine suçlu bulunur, fakat bu kez ona iftira atanlar, sahte delilleri yapanlar da hapsedilmiştir. Dava devam eder, 1906 senesinde tam 12 yıl sonra yargıtay Dreyfus’u beraat ettirir, sökülen nişanları aynı yerde törenle takılır. Dreyfus Fransız ordusuna geri döner ve ülkesine sadık vatansever olarak hizmet eder. Bu konunun üstünde durmamın sebebi, ünlü yazar Zola’nın gösterdiği kahramanlık ve konunun günümüzde yaşadığımız yargı adaletsizliklerine benzemesidir. Emile Zola, gerçek bir aydın tavrı sergileyerek, kendi sürgününe mal olsa da gerçekleri haykırma cesaretini gösterebilmiştir. Bu davranışın güzel ülkemin aydınlık insanlarına da ilham olması en büyük dileğimdir.

Romana geri dönersek, ben bir kaç yerde ciddi tarih hatalarının yapıldığını saptadım. Mesela, bir hafta sonra davete çağrılan Minna, davete gidene kadar üzerinde bir buçuk aylık tarih notları alan mektuplar almaya devam ediyor. Mektubların mail gibi anında ulaşmadığını da dikkate katarsak, ciddi bir tarih gecikmesi yaşanmaktadır. Bu biraz da aceleyle çekilmiş ortaçağ konulu dönem dizisinde arka fonda uçağın görünmesi gibi olmuş. Özetle, her türlü kitap okumanızı öneriyorum, yalnız günümüz insanının okumaya ayırdığı sürenin kısıtlı olmasını da düşünerek, bu zamanınızı daha önce önerdiğim kitaplara harcamanızı tavsiye ederim. Yine de twittercileri boş geçmemek için bazı güzel sözleri paylaşmakta yarar görüyorum.

Bu teorinin temelleriyle size veba getiriyorum. S. Freud

İyi yolu görüyor ve takdir ediyorum; ama kötü yoldan gidiyorum. Publius Ovidius Naso

Cinayeti anlayabilirim, ama sofuluğu değil. Arthur Schnitzler

O mutsuz bir erkekti, ve mutsuz erkekler tehlikelidir.

Her direncin üstesinden kanaatlerimizin sarsılmaz niteliğini vurgulayarak geliriz. S. Freud

Acı çekmeyi seçmediysen, acı çekmek zorunda değilsin.

 

 

 

 

Okunma sayısı:  1,212

Bir Cevap Yazın