Bilim ve Yanılgı – Taha Akyol

Bilim ve yanilgi Taha Akyol

Taha Akyol’un yayınladığı “Bilim ve Yanılgı” isimli araştırmayı sabırla okudum. Taha Bey’in bundan önce de kitaplarını okumuş, Hürriyet’teki köşesini takip etmiş biri olarak çok şaşırdım. Araştırmanın ismi Bilim ve Yanılgı olarak seçilmişse de, genelde metot olarak bilimsellikten uzak buldum. Şöyle ki, bilimin işe gelir tarafları alınmış, istenmeyen, bizim tezlerimizi çürüten tarafları ise sümen altı edilmiştir. Bilim ve  yanılgı, epistemolojiden çok siyasal sistemler üzerine kafa yormaya yarayan bir çalışma olmuş. Özellikle faşist ve komünist totaliter rejimler hedef alınmış, devrimlere karşı çıkılmış, toplum mühendisliği yerilmiştir. Yalnız günümüzde ne faşist yayılmacı devlet, ne de elit azınlığın yönettiği komünist devlet tehlike olarak algılanmamaktadır. Bu iki durum daha çok sönmüş volkan kadar tehlikeli olup, tarihçilerin ve uluslararası ilişkiler uzmanlarının ilgi alanına girmektedir. Günümüzde gittikçe güç kazanan İslami totaliter rejimlere ( İran Ayetullah Rejimi, IŞİD gibi ) eleştiri getirilmemektedir.

 

Yazının bundan sonraki bölümlerinde kitapta dikkatimi çeken, genelde yanlış bulduğum tespitleri incelemeye çalışacağım.

Yazarın Moğol istilasını anlatırken, istilacıların muazzam başarısını sahip oldukları askeri-teknolojik üstünlüğe değil, Hulagu Han’ın eşi Dokuz Hatun’un Hrisiyan olmasına, onun kışkırtmalarına dayandırması isabetli olmamış. Moğolların hem stratejik hem de taktik bütün kararları ciddi bir askeri mecliste başarıya endeksli şekilde alınmış, kişilerin, hele de askeri bilirkişiliği olmayan bireylerin fikri dikkate alınmamıştır. Bilinen dünyanın tamamını işgal ve istila eden bir yapının, askeri harekatına yön veren güdünün “kışkırtma” olduğuna inanmak pek de bilimsel değildir.

 

Yine Avrupa’nın Müslüman dünyayı bilim ve teknoloji olarak geride bırakması anlatılırken hammadde üzerinden fikir yürütülmüş. Avrupa’nın orman zengini olduğu, o yüzden daha çok gemi yaptığı, Arapların ise bu lüksten yoksun kaldığı, o yüzden de geride kaldığı savı işlenmiştir. Öncelikle Afrika’daki zengin orman kaynakları ( o zamanlar Afrika Arapların egemenliğindedir ) bu savı çürütmektedir. İş gemi yapacak kadar keresteye kalsın, olmazsa ithal edersiniz. Bunun dışında çağımızın hammeddesi olan petrol ve doğal gaz Araplarda çokça bulunmaktadır. Bu mantıkla, Arap ülkelerinin daha gelişmiş ülkeler mi olmasını beklemeliyiz? Sırf hammadde odaklı bakarsak, 1945 sonrası Japon mucizesini nasıl açıklarız?

 

Kitabın tamamına yakın bölümünde Müslüman bilim adamları övülerek, sanki bilimde Avrupa’yı geride bırakmamıza ramak kalmış, kıl payı kaçırmışız havası verilmektedir. Elbette 12.yy’a kadar İslam ilmi feodal Batı’nın önündedir, fakat kitapta İslam alimlerinden de İbni Sina, İbni Rüşd, Buruni, Farabi ve Gazali dışında kimse sayılamamaktadır. ( Muhammed Tusi’yi de katabiliriz bence, ama yazar pek üstünde durmamış ) Yani o dönem Avrupa’dan önde olabiliriz, ama çok da meyve vermemişiz. Elle tutulur, çığır açan keşif yok denecek kadar azdır. İçinde “sıfır” da bulunan Arap rakamlarının da aslında Hint rakamı olduğu düşünülünce pek de iç açıcı manzara yok ortada. Yani bir Kepler, bir Newton çapında alim yetiştirememişiz. Bir Darwin, bir Kant, bir Marx yok daha bizde. Ne yazık ki… Lütfen bunu aşağılık kompleksi olarak algılamayın. Aksine bu gerçekleri fark edip, yanlışları düzeltme isteğimden kaynaklanmaktadır. Teşhisi doğru koymazsak, tedaviyi doğru sonuçlandıramayız. Her şeyden önce hasta olduğumuzu kabul etmeliyiz.

 

…bilim meselesini din-laiklik bağlamında ele almak, aydınlatıcı değildir, kapalı ideolojiler de bilime engel olur!… demiş Taha Bey. Bu fikri savunmaya iten şey de Marksizmin farklı ideolojilerdeki bilimi engellemesi tezidir. Marksist bir düzenle, dini bir düzenin bilimi engelleme “katsayısını” bir tarafa bırakalım. Varsayalım ki, laik olan, ama kafası örümcek ağı ile kaplı bir rejim bulduk. Bu bütün laik rejimleri bilim dışı yapmaz. Fakat bütün dini sistemler bilim dışıdır. Burada amacım yalandır, yanlışdır, uydurmadır demek değil, fakat inanç meselesidir, kanıtlanamaz, yanlışlanamaz – yani bilim dışıdır. Hatta doğası gereği mucizelere dayanır, rasyonel akılla izah edilemez. Bu bağlamda Taha Bey’in yaptığı karşılaştırma pek de bilimsel olmamıştır.

 

Taha Bey, bilimin bir yerde durduğunu, ondan daha ileri gidemediğini bildiriyor. Bu önerme bilimin tanımına aykırı. Bilimin ne kadar ilerleyeceği, şu an gözlem ve deney yapılamayan olguların ileride gözlemleneceği şimdiden kestirilemez. Şimdi aktaracağım önerme de ilginçtir. “Bilim adamlarının giderek daha dindarlaşmasının ve fizikle felsefenin daha fazla ilişkilere girmesinin sebebi, bilimin durduğu noktada insan merakının durmaması, metafiziğe yönelmesidir”. Bu fikirler son derece ispata mahkum fikirlerdir, kanıtlanmalıdır. Bilim adamlarının giderek dindarlaşmasının istatistiği var mıdır? İnsan merakının oluşturduğu sorulara bilimin verdiği kesin cevapları metafizik verebilir mi? Dogmatik bir inanç bütünü ile yalanlanabilir bilgi kıyas götürür mü? Bilimin durduğu noktada insan merakının durmaması, insanı daha çok araştırmaya, daha çok çalışmaya mı götürmeli, yoksa metafiziğe, falcıya mı yönlendirmelidir?

 

Kitabın bir bölümü de bilimin yanılgısına ayrılmış. Bilimin yanılgısı olarak da bolca ideolojik kehanete sahip F.Engels hedef tahtası yapılmıştır. Fakat bilimsellik adına eleştirilen Engels ne kadar bilimseldir ki? Ağzına kadar kehanetle dolu Kapital’in bile zamanla yanıldığı ortaya çıksa da, bilim adına, ondan sonraki iktisatçıların kullanacağı veriler ve teoriler adına son derece önemli bir aşama olduğu yadsınmamalıdır. Yine de tekrar edeyim, kehanet ve bilim kıyaslanmamalıdır. Bilimin iyi tarafı da budur: Bilim her şeyi biliyorum iddiasında değildir. Karşısına çıkan bir sorunun cevabını bilmiyorsa bilmiyordur. Her şeyi “bilen” ise ya ideolojidir yada metafiziktir. Bu arada F.Engels’in ortaya koyduğu ideolojinin adı “bilimsel sosyalizm” olabilir, ama aslında bilimsel değil ki… Bunu eminim Taha Akyol Bey de biliyordur.

 

Taha Beyin Sovyet ideolojisi eleştirisine katılmamak elde değil. Yazarın değindiklerine o dönemi yaşamış biri olarak ufak bir ek yapmak hakkını kendimde görüyorum. Her sene yıllık planın fazlasıyla karşılanması yalanı bir sonraki senenin yıllık planını daha da ulaşılmaz kılıyordu. Sonunda iş her koyundan bir yılda 24 yavru aldık yalanına kadar ilerledi. Yalnız bütün bu eleştirileri yaparken, ideolojilerin bilim dışı olduğu vurgusunu yapmak ne kadar doğruysa, terazinin diğer tarafına müslüman bilim adamlarını koymak da o kadar yanlıştır. Ya bütün ideolojileri eleştirecek ve bilim dışı ilan edeceksiniz, yada onların ideolojisi bilim dışı, bizimkisi ise cici ve bilimle örtüşüyor diyerek tribünlere oynamayacaksınız. Aslında kitabın ana eleştirisi budur, ama ben yine de bazı konulara değinmek suretiyle devam edeyim.

 

Kitabın “Uygulama hatası” kısmından bir alıntı yapacağım. “Fransız, Rus, İran devrimleri gibi “kurucu rasyonalist” devrimlerin ideolojik taraftarları, ideolojiyi kurtarmak amacıyla, tatbikattaki başarısızlıkların, faciaların, çöküş ve çürüyüşlerin “uygulama hatalarından” kaynaklandığını söylerler; yüce ideolojinin “tam uygulanamadığından” bahsederler. ”

Dikkatli okurun aynı şeyin bize öğretilen din için de geçerli olduğunu gördüğünden eminim. Günümüzde Batı bilim adamları Komet’e uzay aracı indirirken, Cübbeli Hoca olarak bilinen bir zat bu işleri gereksiz ve ahmakça bulduğunu belirtip, bunun yerine saatlerce yemeği hangi elle yemek caizdir tartışması yaparken aklı başında bir çok inanan bunun genel bir durum olmadığı, bu fikirlerin “kişisel” olduğu, genel fikri temsil etmediği görüşünde birleşirler. Sanırım bu nokta ideolojilerle inanç sistemlerinin ortak noktasıdır.

 

Taha Bey’in bu çalışması Karl Popper’den alıntılarla doludur ki, adı geçen kişinin çok ciddi bir bilim felsefesi düşünürü olduğunu belirtmek isterim. Bu blogu takip eden kişilerin Popper’e ait kitapları okumalarını da tavsiye ederim.  Bu bağlamda Taha Bey’in Popper’den alıntıladığı nasıl yönetilmeli görüşünü ben de aynı şekilde, altına imzamı atarak aktarıyorum. ” Bizi kimler yönetmeli sorusu, Platon’un sorusudur… Bu soruyu değiştirmeliyiz. Platon’un sorusuna halk egemenliği yönetmeli diye de cevap verilmiştir. Fakat çoğunluğun diktatörlüğü azınlıkta kalanlar için felaket de olabilir. Demek ki, soru şu olmalı: Nasıl bir temel siyasi düzen kurmalıyız ki, iktidarı kansız bir şekilde değiştirebilelim? Bu soru sadece iktidarı seçme modelini değil, onu değiştirme konusundaki sorumluluğumuzu da ortaya koymaktadır.” 

 

Kitapta Toffler’in eleştirisine de çokça yer ayrılmış. Öncelikle şunu belirteyim; Toffler’in önerdiği çözüm yolları bazen olanaksız, bazen şimdiki algılar için radikal, bazen de yanlış olsa da sorun tespitleri son derece yerindedir. Eleştiri yaparken bu husus atlanmış, yanlış eleştiri metodu tercih edilmiştir. Toffler’in günümüz temsil sistemi eleştirisi yerilirken, onun önerdiği çözüm yazara Lenin’in bir ütopyasını hatırlatmış, daha sonra o ütopyanın eleştirisi yapılırken Toffler’in eleştirildiğine inanılmıştır. Daha açık şöyle ifade edeyim: Amacım 2+2=4 önermesini eleştirmek olsun. İşe “bu önerme bana 2+1=4 önermesini hatırlatıyor” demekle başlayayım. Sonra 2+1=4 önermesini doyasıya eleştireyim. Bu şekilde ilkin 2+2=4 önermesini eleştirmiş olur muyum?

 

Bilimsel yöntemleri, bilim felsefesini ve Popper’in yanlışlanabilirliğini işleyen kitap, devrimci muhafazakar ayrımı yaparken “geleneksel bilgelik” diye bir idea’ya ihtiyaç duyuyor. Sanırım bu önerme bir çok şeyi açıklamaktadır. Kitapta beğendiğim bazı alıntıları sizler için aşağıda sıralıyorum.

İbni Rüşd’ün Tehafüt’ü XVI.yüzyıl içinde Avrupa’da 17 defa basılmıştır; İstanbul kütüphanelerinde ise elyazması nüsha sayısı 4′ten ibarettir. Tam tercümesi Türkçede 1986 yılında yayımlanmıştır.
Onların akla dayanan, düzgün ilimlerinden biri geometridir ki, ne dünya saadetine ne de ebedi kurtuluşa faidesi yoktur. Bir üçgenin üç iç açısının toplamı iki dik açıya ( 180 dereceye ) eşittir demek ve bunu ispatlamak insanlığa ne kazandırır? İmam Rabbani (1563-1625)
Sosyalizmin “bilim” anlayışı, Popper’in söylediği gibi “yanlışlanabilir” değildi, “mutlak doğru” idi! O zaman başka “doğru”lara ihtiyaç olmaz ki…
1964′te Sovyetler’de ticari kuruluşlarda 1,4 milyon adet dikiş makinesi müşteri beklerken, fabrikalar dikiş makinesi üretim hedeflerini almışlardı ve “başarılarından dolayı”, fabrika yöneticileri ödüllendiriliyordu! Prof.Dr.Korkut Boratov
Sosyal ihtilaller rasyonel planlar tarafından değil, sosyal güçler, mesela çıkar çatışmaları tarafından meydana getirilir…Tarihsel gelişmenin akışı, ne kadar mükemmel olursa olsunlar, teorik inşalarla asla şekillendirilemez… Böyle bir rasyonel plan ( Yeni toplum planı ), güçlü grupların çıkarlarıyla çakışsa bile, hiçbir zaman ilk düşünüldüğü şekliyle gerçekleştirilemez… K.Popper
Eğer iyi kanunlar istiyorsanız, sahip olduklarınızı yakın ve yenilerini yapın. Voltaire
İnsanoğlunun astrolojiyi icat etmesi, astronomiyi keşfetmesinden öncedir!
Toplumsal komplo teorisi, insanların genellikle hoşlanmadıkları savaş, işsizlik, yoksulluk, kıtlık dahil, tüm toplumsal olayların bazı güçlü birey ya da gruplar tarafından planlandığı görüşüdür. Bu görüş ilkel bir batıl inançtan başka bir şey olmadığı halde, çok yaygındır…
İlerde, insanlar arasındaki işbölümü kaldırılacaktır; her yönden gelişmiş evrensel bir hazırlıktan geçmiş, herşeyi yapabilen insanların eğitmine, öğretimine ve şekillenmesine geçilecektir. V.İ.Lenin

Okunma sayısı:  3,511

Bir Cevap Yazın