Körlük – José Saramago

korluk altbaslik

Bir gün trafikte yeşili beklerken kör olsanız. Hiçbir şey görmeseniz, derin bir beyazlığa bürünse dünyanız. Üstelik bu körlük durumu bulaşıcı olsa. Yani bildiğiniz soğuk algınlığı gibi. Çocuğu sevdiniz, o da kör, hanıma sarıldınız, o da kör. Ne çekilmez bir durum değil mi? Nobel edebiyat ödüllü Portekizli yazar José Saramago’nun “Körlük” romanı tam da bu konuyu işlemektedir. Kitabı bitirdikten sonra senaryosu bu romana dayanan 2008 yapımı bir film olduğunu öğrendim. Filmi izleyince, seneler önce Mario Puzo’nun Baba romanını okuduktan sonra kapıldığım duyguyu yine yaşadım. Filmin başarısına rağmen, kesinlikle ilk önce kitabını okuyun, roman filmden çok daha etkili olmuş.

jose-saramagoAra sıra kendi çevremden duyarım, “roman mı okuyorsun?” eleştirisini. Aslında ben kitap okumayı seviyorum. Romanlar da kesinlikle en sevdiğim kitaplar değiller. Her zaman bilimsel incelemeler, araştırmalar tercihimdir. Ama bazı romanlar vardır, bilimsel incelemeler kadar eğiticidir, yol göstericidir. Kanımca, “Körlük” de bunlardan biridir, tıpkı “1984″, tıkpı “Sineklerin tanrısı” gibi. José Saramago, bir romanın içinde insanlık onurunun en uç noktalarını sergilemektedir. Karakterler arasında hem mutlak iyiyi, gerektiğinde katil olsa bile, hem de mutlak kötüyü görebiliyorsunuz. İnsanlık onuru ne kadar alçalabilir, bunu okuyor, hissedebiyorsunuz. Bütün toplumun kör olduğu bir dünyada bir parça ekmeğin önemini kavrıyor, bir yudum suya susayabiliyorsunuz.

Olağan romanları analiz ederken karakterler üzerinden konuşuruz. “Körlük” romanında karakterlerin isimleri bile yok. Şimdi dikkatli okur, romanda karakterleri betimleyen sıfatların sıkıcı şekilde tekrarlandığını düşünebilir, fakat ben bu sorunu yaşamadım. Romanda bu mesele yazarın kendi dilinden açıklığa kavuşturuluor. Bir kör, diğerine ismini sorunca, cevabı şu şekilde alır: “Körlerin ismi yoktur, körlerin arasında pek bir fark da yoktur, hepsi sadece kördürler.”

İnsan egosunun değişik ölçülerini görmek insanı kitaba bağlıyor. Bir grup körün eline silah geçirerek diğer körlerin iradesini zapturapt altına alması çok düşündürücüdür. Bu durumda bir karın yemeğe karşı insanların nelerden vazgeçtiği, sahip oldukları mücevherleri hiç düşünmeden verebilmeleri insanın yargı ve değerlendirme sisteminin şartlar karşısında ne kadar hassas olduğunun apaçık kanıtıdır. Hani diyoruz ya, ağaç önemlidir, kesmeyelim. Çünki nefes almak, yemek yemek, su içmek gerçek ihtiyaçlardır. Mücevher, altın ve diğer çoğu zaman daha çok para vererek sahip olduğumuz ürünler ise, sonradan uydurduğumuz hayali ihtiyaçlarımızdır. O yüzden birincil ihtiyaçlarımıza ve onların kaynaklarına sahip çıkmamız gerekmektedir. İnsanlar yemek için, su için namuslarından vazgeçer mi? Namus dediğimiz sahiplenme dürtüsü birincil ihtiyaç mıdır? Bu soruların cevabını okura bırakmak istiyorum.

Kitabı okuduktan sonra üzerinde durulması gereken diğer bir konu hiç şüphesiz fedakarlık konusudur. Eğer aşkı ölçmenin metrik bir yolu olsaydı bu kesinlikle fedakarlıkla ilgili olurdu. Yani ben seni 3 birim fedakarlık boyutunda seviyorum gibi. Çünkü beni ne kadar seviyorsun sorusunun cevabı dünyalar kadar olmamalıdır. Bu çok dogmatik olurdu. Benim için nelerden fedakarlık yapabilirsin sorusunun yanıtı bu bağlamda daha yol göstericidir, daha anlamlıdır. Çevrenizdeki insanları ne kadar sevdiğinizi ölçmek isterseniz belki de bu romanı okumalısınız. Böylece çevrenizdeki insanların hepsini kör, kendinizi ise görme yetisi sağlam şekilde hayal edebilir, bu şekilde kimin için, nelere katlanabileceğinizi ölçebilirsiniz.

Tıpkı ressamların kendi tablolarını değerlendirmesi gibi, yazarların da kendi kitaplarını nasıl değerlendirdiği benim için önemlidir. Bu anlamda,  José Saramago Nobel Ödülü ile ilgili bir röportajında körlük romanını şu şekilde değerlendirmiştir: “Ne düşündüğümü merak ediyorsanız, bu kitapla anlatmak istediğim hepimizin körleşmeye başladığı değildi. Bence körleşmiyoruz. Hepimiz körüz. Körüz, ama bakıyoruz. Bakabilen, ama görmeyen kör insanlar.”

Yılan ölürse zehir de ölür.

Aslında saatin saat olarak günün hangi anını gösterdiği önemli değildir, birden başlar on ikiye kadar ilerler, gerisini insanlar kendi kafalarından uydurmuşlar.

Zamana zaman tanıyın, her şeyi çözümlesin.

Okunma sayısı:  1,950

Bir Cevap Yazın