Tuna nehri akmam diyor – Rupert Furneaux

Plevne savasi


Milli birliği sağlayan, milletleri millet yapan bilinenin aksine fetihler, hücumlar, saldırılar değil, olağanüstü şartlarda yapılmış savunmalardır. Sizce Ruslar için Berlin’in işgali mi, yoksa Stalingrad savunması mı daha önemlidir? Ya da Çarın ordularının başında Paris’e girmesi Borodino çölündeki muhteşem Rus savunması kadar Rus kimliğinin oluşmasında etkili olmuş mudur? Türkler için Mohaç meydan muharebesinin kazanılması ve Budin’in fethi Çanakkale savunması kadar anlamlı mıdır? Milli kimliğin, Vatan toprağı kavramının oluşabilmesi için savunmalar her zaman daha önemlidirler. Türklerin Gazi Osman Paşa önderliğinde ortaya koyduğu Plevne savunması da bu anlamda fevkalade önemlidir. Plevne savunması sürekli savaş ve toprak kaybeden bir ülkenin bir yerde “dur” demesidir.

Olaylar bizim 93 harbi dediğimiz 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sırasında yaşanmıştır. Bu arada bizim 93 harbi dememizin sebebi savaşın Rumi takvime göre 1293 yılında başlamışKonstantin Makovsky olmasıdır. Savaşın başlama sebebi Rusya’nın Balkanlardaki yayılmacı politikalarıdır. Osmanlı’nın Balkan topraklarındaki Slav milliyetçiliğinin yükselişi, Romanya’nın, Bulgaristan’ın, Sırbistan’ın, Karadağ’ın bağımsızlık istekleri Rusya’nın bölgeye müdahalesini kolaylaştırmıştır. Dönemin Avrupa basınında yer alan Osmanlı’nın Balkanlarda, kendi Hıristiyan tebaasına yönelik yaptığı “katliamlar” Rusya’nın bölgeye ordu göndermesine bahane olmuş, Avrupa bu duruma, oluşan kamuoyu nedeni ile ses çıkaramamıştır. Avrupa basınında Türkler aleyhine yapılan propagandaya örnek teşkil edecek Makovsky’nin ünlü resmini sizlerle paylaşıyorum. Resimde Türk askerlerinin Bulgar sivil halka uyguladığı zulüm resmedilmektedir. Bu durum, Rus ordusu ve yönetiminde “Haklı Savaş” psikolojisini geliştirmiştir. Çar, antik çağ Atina generali Tukidides’den bu yana real politik uzmanlarının işleyegeldiği Jus ad bellum – savaş açma hakkını kendinde görüyordu. Plevne savunmasının önemli katkılarından biri, Rus general ve askerlerinin bu inancının kırılması olmuştur.

Ruslar belki de kendi beklentilerinin de ötesinde hızla güneye inerek büyük başarılar kazanmış, Tuna nehri neredeyse savaşılmadan geçilmişti. Osman Paşa’nın cebri yürüyüşlerle Plevne’ye varışı, orayı istihkam edişi ve çelik iradeyle savunuşu, Osmanlı’ya 140 çok değerli gün kazandırmıştı. Kazanılan zamanın diplomasi trafiğine katkısının dışında bir de moral tarafı vardı. Bu durumu şöyle anlatabilirim.  Güzel bir yerleşim yerinin yanından arabayla geçerken çok beğenirsiniz, hayatımın geri kalanını orada yaşayabilirim diye düşünürsünüz. Fakat işin gerçeğini öğrenebilmeniz için arabadan inip oraları daha yakından görmeniz icap eder. Oranın insanları ile iletişime geçmek ve yerel problemleri görmek için durmanız gereklidir. İşte Osman Paşa’nın yaptığı da tam olarak buydu. Ruslar, İstanbul yürüyüşleri durdurulunca Balkanlarda gerçekte olan biteni gördüler:

Savaşın kutsallığını kaybettiğini gördüler. “Jus ad bellum” çökmüştü. Subayların çoğu, Bulgar Hıristiyanlarının durumuyla ilgili çok yanlış fikirlerle hareket edildiğini anlamıştı. Bulgarların baskı altında, sefalet içinde, din hürriyetinden mahrum, hayatlarının, kadınlarının namusunun, mal ve mülklerinin bir saat için dahi emniyet altında olmadığı inancı ile bu kurtarma savaşına coşkuyla başlamış ancak şimdi bambaşka bir gerçekle karşı karşıya kalmışlardı. Bulgarlar büyük bir rahatlık içinde yaşıyorlardı. Bu bakımdan Rus köylüsüyle kıyaslanamazlardı bile. Tarlalar dolusu ekinleri, atları, keçileri, koyunları, sıhhatli davarları vardı. İçinde yaşadıkları evler, Rus köylüsünün kulübeleri yanında saray gibi kalıyordu. Her bir camiye karşılık yarım düzine kilise vardı.

Savaş başlarken Avrupa’nın büyük güçleri Rusları desteklerken, Plevne savunmasının uzadığı her gün, Rusya’nın emelleri sorgulanabilir olmuştu. Artık Avrupa kamuoyu, Çar’ın Bulgarların bağımsızlık savaşına destek verme operasyonuna inanmıyordu. Kulislerde “Çar illa bağımsızlık dağıtacaksa bu işe Polonya’dan başlamalı” imaları yapılıyordu.

Sonuç olarak Osmanlı bu savaşı kaybetti, ama Gazi Osman Paşa kazanmıştı. Amerikan yapımı daha üstün silahlarla donanmış, fakat beceriksiz generallerle yönetilen Türk orduları otuz beş bin, elli bin mensupla teslim olurken, Gazi Osman Paşa’nın garnizonu Çar’ın bizzat kendisinin de bulunduğu Plevne’yi kahramanca savunmuştu. Skobelev gibi çok yetenekli Rus generallerinin yönettiği bütün taarruzları yenmiş, defalarca yapılan teslim olun çağrısına kulak vermemişti. Bence bu olay Türk benliğinin oluşmasında çok önemli bir dönemeçti ve kırk yıl sonra yapılacak Çanakkale direnişinin habercisiydi. Yapılan bu savunmaya halkın manevi hafızasından günümüze kadar süzülen türküler dizildi:

Karadeniz akmam dedi,

Ben Tuna’ya bakmam dedi,

Yüz bin Moskof gelmiş olsa,

Osman Paşa korkmam dedi.

Ruslar sert bir istihkama dönüştürülen Plevne kasabasını taarruzla ele geçiremeyince orayı kuşatıp beklemeye başladılar. Açlık, susuzluk ve ölümcül hastalıklar son hadde varınca kaleden huruç harekatı denendi. O da başarısız olunca ordu nihayet teslim oldu. Gazi Osman Paşa’ya o zamana kadar hiçbir Türk’e gösterilmeyen itibar gösterildi. Çarın kardeşi Grandük Nikola ve bir ay önce çarpıştığı Rus generaller onu kutlayarak bu başarılı savunmasından dolayı tebrik ettiler. Yaraları sarıldı, bir müddet Rusya’da misafir edildikten sonra vatanına geri gönderildi. Yalnız teslim olan o kahraman askerlerin akıbeti bu kadar parlak değildi. Rusların bu kadar esire bakmak için ne maddi gücü ne de bir hazırlığı vardı. Savaş sırasında şehit olmayan binlerce Türk yiğidi yollarda açlık ve soğuktan telef oldu. Plevne düşünce hiç bir Türk ordusu Ruslara karşı direniş gösteremedi ve Rus orduları İstanbul, Yeşilköy’e kadar ilerledi. Sonucu malum: küçük düşürücü Ayastefanos anlaşması ve Berlin konferansı.

plevneBu yazımın sonunda iki hususa daha dikkat çekmek istiyorum. Birincisi Gazi Osman Paşa’nın Plevne’den huruç harekatı öncesinde kasabada bırakılan yaralıların evlerinin girişine Fransızca astırdığı el ilanları. “Il n’y a que des blesses dans cette maison” – bu evde yalnız yaralılar vardır. Bu uyarılara rağmen ordu kasabayı terk ederken ayrılıkçı Bulgar köylüleri yaralıların hepsini büyük bir zulümle katletmişlerdir. Bu anlamda sıra Ruslara hiç gelmedi. İkinci husus savaşın kaybedilmesinin sebebi hakkındadır. Ne bize öğretildiği gibi Osmanlı’nın fakir ve geri teknolojisi ( o dönemde Rusların da ekonomisi Osmanlı gibi Avrupa’dan alınan borca dayanmaktadır ), ne de Avrupalıların dediği gibi Türklerin savaşmayı bilmemesidir ( Plevne’de Türk askeri bunu bütün dünyaya kanıtlamıştı ). Bana göre esas sebep çağdaş askeri eğitim eksikliği ve cehalettir. Daha iyi teçhiz olmuş Osmanlı ordusu daha az sayıda, ama daha becerikli generaller tarafından yönetilen Rus ordusuna mağlup olmuştu. Bu durum daha sonra bir nebze giderilmeye çalışılmış, Çanakkale savaşına kadar genç ve becerikli Türk generalleri ordunun önemli görevlerine atanabilmişti.

Bu kitap neden mi bahsediyor? İşte bu anlattıklarımı, yabancı gazetecilerin hatıralarından derlemelerle sizlerle buluşturuyor. Plevne savunması hakkında detay veren kaynakların kıt olduğunu da düşünürsek, konuya ilgili olanlara şiddetle tavsiye ederim.

Hilal ve Haç’ın çarpıştığı bu Kutsal Savaş’ta en ufak merhamete yer yoktu.

 

Bir İngiliz’in övgünün tükendiği noktada bir yabancı için kullanabileceği en büyük kompliman “Tıpkı bir İngiliz’e benziyor” demektir.

 

1917 öncesi Rusya’sı hayatın her safhasına hakim olan beceriksizlikten mustaripti. Görgüsüz bir ihtişamın ve yeniliğe ayak uyduramamanın garip bir karışımıydı bu.

 

Türkler Doğu’nun alınyazısı felsefesinin mirasçılarıydı. Kaçınılmaz olanı kader diyerek kabullenip bugün yapılması gerekeni yarına bırakan bir davranış içindeydiler.

 

Okunma sayısı:  1,749

One thought on “Tuna nehri akmam diyor – Rupert Furneaux

Bir Cevap Yazın