Türkiye’de geri kalmışlığın tarihi – İsmail Cem

Türkiyede geri kalmisligin tarihi

Rahmetli İsmail Cem’in bu son derece önemli değerlendirme kitabında geri kalmışlığın temelleri, sebepleri araştırılmaktadır.  Özellikle Cumhuriyet öncesi dönem, üzerinden yeterli zamanın geçmesi sebebi ile çok güzel araştırılmıştır. Bana göre en önemli eksik sorunların tespit edilmiş olmasına rağmen karamsarlık içinde, çözümlerin ortaya konulmamış olmasıdır. Geri kalmışlığın bazı memleketlerin kaderi olduğu kabul edilmiş, sonradan gelişmişlik düzeyine erişen ülkelerin varlığı gözardı edilmiştir. (Güney Kore örneği)

Kitapta geri kalmışlık sorununa sınıflar çatışması odaklı yorum getirilmiştir. Marksist terminolojinin de baskın olduğu çözümlemeler, var olan durumun tespiti açısından çok başarılıdır.

Türkiye’deki geri kalmışlığın temeli Osmanlı toprak sisteminde aranmalıdır. Toprakların çok büyük bir kısmının padişaha ait olması, doğal burjuva sınıfının doğmasını engellemiş, sanayi devrimine giden süreç yaşanmamıştır. Var olan toprak sistemi değiştirilmeye başlanınca, miri toprakların yerini mülk topraklar almaya başlayınca tımar sahibi olan asker-memur sınıfı darbe almış, geri kalmışlığın temelleri atılmıştır.

Tımar sahibi asker-memur sınıfın tasfiyesi sonrası yeniçerilik ocağı bozulmaya başlar ve türlü yolsuzluklar başını alıp gider. Bunlarla ilgili çok çarpıcı bir örnek: “ Ocak defterine göre Yeniçerilerin mevcudu pek çok olup maaşları o deftere göre verilirdi. Hakikatte ise ocak mevcudu maaş kaydına nispetle çok azdı; Ocaktan ölüm ve sair suretle eksilenlerin isimleri bildirilip defterden silinmezdi; bu isimlere ait esame kağıdı, yani hüviyet vesikası alınıp satılır, buna sahip olan, her maaş çıktıkça elindeki esame kağıdıyla, ismi var cismi yok olan Yeniçerinin maaşını alırdı. Ocak ağalarının ve hariçten bir hayli kimsenin devlet ricali ve ulemanın böyle satın alınmış esame kağıtları vardır. 1772’de muharebe esnasında cephede vefat etmiş olan ordu kadısı Nimet Efendi’nin üzerinden, günde bin iki yüz akçe getirir bir hayli esame kağıdı çıkmıştı…”

Yine Osmanlı devletinin ekonomik olarak gerileme dönemi Celali isyanları ile bağdaştırılmıştır. Celali isyanları hakkında da güzel bir yorum yapılmaktadır: “Para gücü kaba güçle birleşmekte ve gecikmiş bir derebeyliğin temelleri atılmaktadır.” Bu tespit Türk ekonomi tarihini anlamamız açısından çok önemlidir.

Yazar ellili yıllara kadarki Cumhuriyet yönetimini de özgürlüğün korunması açısından son derece başarılı, iktisadi kalkınmanın sağlanması açısından ise başarısız addetmektedir. Burada en önemli sorun yeni Cumhuriyet yöneticilerinin de, bir az da zorunlu olarak iktidarı Osmanlı’nın geri sınıfları;eşraf ve tüccarla paylaşmasıdır.

İsmet Paşa’nın hatıratında bahsettiği gözlem hayli ilgi çekicidir. Paşa İnönü savaşları sırasında, etrafına toplanan genç subaylara şöyle diyor: “İçinde bulunduğunuz vaziyeti bilesiniz. Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. Kimse duymasın, halk düşmanınızdır…”

Cumhuriyet’in oluşturduğu mutlu azınlıktan bahsedilmektedir. Yazar bu mutlu azınlığı şöyle sıralıyor: 1. İstanbul tüccarı, Anadolu eşrafı ve toprak ağaları 2. Milli mücadele’ye katılan subaylardan sonraları “memleketi kalkındırmaya” merak saranlar 3. Mebuslar ve bürokrasinin üst kademeleri.

Geri kalmışlık anlamında yapılan yanlış devletçi ekonominin terk edildiği, onun yerine üretimin büyük bir kısmını oluşturan köylünün korunmadığı liberal ekonominin uygulandığıdır. Bu amaçla Atatürk ve Celal Bayar’ın önderliğinde kurulan İş Bankası ve Cumhuriyet’ten önce kurulmuş, fakat Cumhuriyet’in ilanı ile Ankara’ya taşınmış ve
şirketleşmiş olan Ziraat Bankası amaçlarının dışına çıkarılmıştır. Özel iş hayatını teşvik amacı ile kurulan İş Bankası tekelleşmeye, köylüye ucuz kredi sağlamak amacı ile yenilenmiş Ziraat Bankası ise köylünün toprağının elinden çıkmasına sebep olmuştur.

Bu konu aşağıdaki şekilde örneklendirilmiştir. “Küçük çiftçinin bankadan kredi alabilmesi için kefil bulması yada toprağını ismail-cembankaya ipotek etmesi gerekmektedir. Kefil tabiatıyla, eşraf yada ağa olacaktır. Bu aracılar, verdikleri kefalet karşısında köylünün toprağına ipotek koymakta, köylü para bulamazsa onun borcunu bankaya ödeyip toprağı ele geçirmektedir. “ Bir diğer örnek de bankadan alınan paranın selem olarak kullanılması ile ilgilidir. “ Ürünler daha tarladayken yok pahasına kapatılmakta; eşraf, bankadan %10 aldığı borcu%80-%100 muhtaç köylüye nakletmektedir.” Bu tespitlerin ortaya konulması şüphesiz çok önemlidir. Yalnız o zamanın koşullarında uygulanacak farklı bir ekonomik yapı önerilmemektedir. Köylünün bütün hallerde “tufaya” düşürülmesi kurulan bankaların yanlışlıklarından yada çarpıklıklarından değil, köylünün cehaletinden ve eğitimsizliğinden kaynaklanmaktadır. Aynı günümüzdeki kredi kartı örneğinde olduğu gibi. Devleti neden bankalar bir insana gelirinden daha çok limiti olan kredi kartı veriyorlar diye suçlayabiliriz. Yalnız kendi gelirinden fazla harcamak, yada o limiti daha idareli kullanmak, bireylerin kendi inisiyatifindedir.

Atatürk sonrası terk partili dönem anlatılırken özellikle Varlık Vergisi konusuna değinilmesi yerinde olmuştur. Kanımca Türkiye Cumhuriyetinin çıkardığı en trajik kanun olan Varlık Vergisi kanunu o zamanın iktidarını paylaşan üç sınıf açısından incelenmiştir. Bunlar kurtuluş savaşını yapan bürokrat sınıfı, işbilir tüccar ve köylü sınıfı hem kollayıp hem de sömüren geleneksel eşraftır. İkinci Dünya Savaşı’nın getirdiği zorluklar iktidarı doğrudan kullanan bürokrasiyi sert tedbirler uygulamaya mecbur bırakınca, tüccar ve eşrafla ara
açılmıştır. Çünkü Varlık Vergisi’ni düşünebilmek bile, tüccarla eşrafın gözünde affedilmez bir suçtur. Azınlıkların yok pahasına sattığı gayrimenkullerin kapışıldığı ilk günlerin sevinci, yerini kısa zamanda kuşkuya bırakmış, “bugün ona, yarın bana” sözü tüccar çevrelerinde sık sık işitilir olmuştur. Varlık Vergisi konusunda daha çok bilgi almak isteyen okurlar Cahit Kayra’nın “Savaş Türkiye Varlık Vergisi” kitabını da okuya bilirler. Belki daha iyi kaynaklar da bulunur, fakat benim şimdiye kadar okuduğum en kapsamlı kaynak budur.

Kitabın işlediği bir diğer önemli tezlerden biri de Batılılaşma karşıtlığıdır. Batılılaşma hareketleri öz olarak “bir sınıfa sahip olamayacağı nitelikleri kazandırtmak” çabasıyla, “ferde
biriktiremeyeceği sermayeyi biriktirtmek” uğraşısı olarak tanımlanmaktadır. Batı tipi zenginliğin onlara benzemekle oluşamayacağı tezi detaylı bir şekilde işlenmiştir.

İncelediğimiz kitabın en temel eksiği özellikle yakın tarih konuları incelendiği zaman bilgilerin arkaik olması, bu yüzden değerlendirmelerin yetersiz yada yanlış yapılmasıdır. Kitabın en son eklemeleri yetmişli yıllarda yapılmış, o günden bu güne Türk ekonomisinin çehresi ciddi şekilde değişmiştir. “Türkiye diğer tarım memleketleri gibi dışa tarımsal ürün ve maden satmakta; gelişmiş ülkelerden sanayi mamulleri almaktadır” tespiti yapılmaktadır. Geri kalmışlık üzerine kurulan tezin önemli saç ayağı bu önerme olunca kitapta kullanılan bir çok analize de gölge düşmektedir. Yetmişli yıllarda tarım mamulleri ihracatı yapan Türkiye, günümüzde katma değeri düşük de olsa en sofistike sanayi ürünleri ihraç etmektedir.
Artık neden sanayi ürünleri ihraç edemiyoruz, neden hep tarımsal ürünler ihraç ediyoruz sorunsalı eskimiştir. Bunun yerine neden daha az katma değer yaratan ürünlerin üretimine yönelmişiz, neden buzdolabı yerine mikroçip üretmiyoruz sorunsalı daha ön plana çıkmaktadır.

Özetle geri kalmışlığın tarihsel bağlarının öğrenilmesi açısından dikkatle okunması gereken bu kitabı zevkle, bir çırpıda bitirdim. Geri kalmışlığın daha modern tanımı, tespiti ve çözümleri elbette yapılabilir. Yalnız o çözümlemeler de zamanla arkaikleşecek, yeniden tanımlanmaya muhtaç olacaklardır.

Okunma sayısı:  1,708

Bir Cevap Yazın